Happy Mantra Day Meditasyonu

Bu meditasyon 9-6 rutininde çalışan tüm beyaz yakalılar içindir.. Cumartesi çalışanlar kendilerine göre uyarlayabilirler. Önce mantra neydi hatırlayalım:

“Mantra, genellikle Sanskritçe olan dini hece veya şiirdir. Kelimeler ve oluşan titreşimlerden faydalanarak kişinin daha yüksek bir bilince ulaşmasını amaçlar.”

Önce görseldeki gibi bağdaş kurmuyoruz, ofis ortamında olmaz arkadaşlar. Masamızda oturuyor, bir Outlook işçisi olarak ekranda maillerimize bakıyoruz. Ve içimizden durmadan mantrayı tekrarlıyoruz:

CUMA, CUMA, CUMA, CUMA, CUMA, CUMA…..

Bir süre sonra göğsünüze oturan fillerin hafiflediğini, yüzünüzün güldüğünü fark edeceksiniz. Zihninizde önümüzdeki iki güne ait renkli hayaller canlanabilir: Kendinizi alarmsız bir sabaha uyanırken, Boğaz’da tavşan kanı çay içerken, Özlem Hoca’nın dersine giderken, çıkışta harika bi’ kahvaltı ederken, sonra ada vapurunda seyahat ederken görebilirsiniz.

Korkmayın, mantranın gücüne inanın !!

Bir de güne bir niyetle başlayın.. Herkesinki kendine tabii, benimkini şuraya bırakayım : “Zihnimin, ruhumun ve bedenimin hafiflemesine, temizlenmesine, yumuşamasına niyet ediyorum.”

SAT NAM 🙏🏼💖🍀🎋

Reklamlar

Baazen Oluyor Böyle

DİKKAT DİKKAT ‼️ Bu yazı aşırı derecede tatlı yüklüdür. Ketojenik, raw food, aralıklı oruç, Karatay, GAPS, glutensiz beslenme, sadece kutulardan çıkanı yeme vb akımlardan fersah fersah uzaktır. Kabulse, devam edebilirsiniz ✅

Kuleden çıkıp sola doğru yürüyoruz.. Baazen oluyor böyle, aslen nadiren.. Tantuni istiyoruz -söylemesi ayıp- en dublesinden.. Yanında çay, en demlesinden.. Bitiyor iki dakikada.. Garson tek kelime ediyor, öylesine: “Tatlı”.. Sonunda soru işaretiyle.. Ve sayıyor: “Sütlü kadayıf, künefe”.. Teklifsizce.. Yan masa sütlü kadayıfa referans oluyor. Kalkıp bakıyorum yarısı yenmiş süt içindeki kadayıfa ve fakat dudaklardan tek kelime dökülüyor “künefe”.. Gayet gönüllüce.. “Bir mi, iki mi” diyor garson. Münasebetsizce.. Niye bir olsun, yiyeceksek şuracıkta keyifle.. Tabii ki “iki”, doğru kelime.. Üstüne dondurma da konsun, kaymak gibi şöyle.. Yan masadaki adam gülüyor, biz de..

Kuleye geliyoruz, ana merkeze.. Çok sevgili B. Kavala kurabiyesi ve fındıklı çikolata ikram ediyor. Alıyoruz, “kesene bereket” temennisiyle.. Kahvenin yanında, onca tatlıyı bastırmak gerek..

Bugün, bu öğlen kuleden çıkıp sağa doğru yürüyeceğiz. Instagram’da bulduğumuz diyetisyeni ziyarete.. Soracağız, künefe caiz mi diye..

Aslen sola yürümesek, merkezde ikram edilenleri yemesek, sağa yürümeye gerek kalmayacak. Yürümek iyidir, iyi, bünyeye spor gerek. 🏃🏻‍♀️🏃🏻‍♀️☀️😄

Dilsiz Uşağım

İzninizle tanıştırayım: Dilsiz uşağım benim..

Henüz bi’ ismi yok garibimin.

Bakmayın görsele, aslen ofis hayatıma eşlik edenim.

Kurumumun tanıdığı sosyal haklar kapsamında başı çekenim.

Sabahları montumu asarken yüzümü güldürenim.

Akşamları iş çıkışı aklımdan düşmeyenim.

Son günlerde her yazıya eşlik edenim.

Bir dile gelse konuşsa; tüm sırları açık etmesinden çekindiğim.

Elbirliği ile bi’ isim bulsak diye içimden geçirdiğim.

Her nedense, kendisini pek sevdim 💖

Görsel : Evimizin her şeyi IKEA

Acil Vaka

Acildeyim. Perdelerle çevrili o daracık mekana sığdırılmış yatakta yatıyorum. Sol kolum seruma emanet..

Sağ kabine bir anne-çocuk geliyor. Görmüyorum, sadece duyuyorum. Annenin sesi fazlasıyla gergin. Her akşam iğneye getiriyor çocuğu; buram buram bıkkınlık siniyor ortama.. Çocuk önceki gecelerden öğrenilmiş çaresizliği ile peşinen basıyor feryadı.. Henüz ortada iğne, hemşire, doktor yok iken.. Anne “10’a kadar sayacağız, herşey bitecek” diye ikna etmeye çalışsa da, çocuk değil 10’a kadar saymayı, ömrü boyunca rakam görmemeye oracıkta yemin ediyor. Ama öyle kolay değil elbet; her yemin bozulmaya mahkum.. Ansızın 3 kişi birden ‘basıyor’ kabini.. Çocuğu dört bir yandan kavrıyor; tuşa getiriyorlar. İğne hedefi başarıyla vuruyor; tüm mikroplar yerle bir oluyor. Çocuğun feryadı, figanı, korkusu, laneti, öfkesi dökülüp saçılıyor ortalığa..

Sol kabinde bir sürü genç.. Görmüyorum, sadece seslerini duyuyorum. Ha bir de burnum kesif bir alkol kokusu alıyor. M. arkadaşları ile içmiş içmiş; ‘yılın en dayanıksızı’ ödülünü almaya acile gelmiş. Ve fakat ufak bi’ sorun var. Ödülü vermek üzere bir büyüğe ihtiyaç duyuluyor; zira M.’nin henüz reşit olmadığını öğreniyoruz.. Kendisi konuşacak halde değil; kafası daha az dumanlı arkadaşları ise ‘abla’ olarak andıkları M’nin annesini haberdar etmek istemiyorlar. Bir pazarlık başlıyor; araya güvenliğin de karıştığı bir heyet nuh diyor, peygamber demiyor ve M’yi salıvermiyorlar. Çareler tükenince ‘abla’ aranıyor mecburen.. Dakikalar sonra son derece şık bir kostümle, bacak boyu benim boyuma denk bir ‘abla’ kafalardaki tüm anne modellerini yıkarcasına giriyor içeri.. Fashion week podyumlarından inip ödülü almak üzere acile gelmiş olmanın şaşkınlığı içinde.. Takılmış plak misali; hiç durmadan aynı soruyu soruyor: “Oğlum sen Kadıköy’deki mekanların gerçek içki mi sattığını sanıyorsun? Oğlum sen Kadıköy’deki mekanların gerçek içki mi sattığını sanıyorsun? Oğlum sen….”

Tam ortada yatıyorum. Sağımda 5 yıl öncesini; solumda 5 yıl sonrasını izliyorum. Düz bir çizgi gibi düşünürsek hayatı; sağım geçmişi, solum geleceği temsil ediyor. İzlediklerim pek hoşuma gitmemiş olacak ki yatağa iyice yayılıyor, gözlerimi sımsıkı yumuyor ve hayat çizgisinde tam da bulunduğum noktanın dibine kadar keyfini çıkarmaya karar veriyorum.

23 Ekim 2014

3 yıl sonra bir Ekim sabahı Kartal Acil’e koşarken anlıyorum o ‘ablayı’.. Velhasıl anne olmak bazen bozuk plağa dönmek demekmiş, hiç bilmesem iyiymiş.

Çaresiz Annelik Halleri

“Ondaki yazma kabiliyetini ben keşfedemedim. Birçok şeyi keşfedemedim aslında. Aslı, üstün zekalıdır mesela. Bana bunu yuva öğretmeni de söyledi, ilkokul öğretmeni de, başka öğretmenleri de. ‘Bu çocuğun çok üstün özellikleri var. Onu özel bir okula vermeniz gerekiyor!’ dediler. Ama ben bir şey yapamadım. Bir de vaktim yoktu, hep çalışıyordum.”

Yukarıdaki cümleler Aslı Erdoğan’ın annesine ait. Bugün Hürriyet gazetesinde çıkan Ayşe Arman röportajından bir kesit. ‘Bir de vaktim yoktu, hep çalışıyordum’ diyor ya, duruyorum oracıkta; defalarca okuyorum aynı cümleyi.. Boğazıma birşey takılıyor sanki.

Daha birkaç gün evvel rolüm icabı inanmadan kurduğum anlamsız cümle düşüyor aklıma.. Geçen nice okul açılışları, gösteriler, törenler, karneler, yıl sonu merasimleri dizilmişler karşıma; resmi geçit yapıyorlar gözümün içine baka baka. ‘Vaktim yoktu, hep çalışıyordum ben ama’ derken buluyorum kendimi.. Sesim gitgide anlamını, gücünü kaybediyor, sonu hiç duyulmuyor, sesim soluğum kesiliyor nihayetinde. Ardından röportajın iki cümlesi zihnime noktayı koyuyor :

“Ve zaman içinde Aslı’nın yeteneklerine de zekasına da alıştık. Hep özeldi, farklıydı.”

Her şeye alışılıyor hayatın içinde.. Alışmadan, kabullenmeden, unutmadan yaşanmıyor ki bu memlekette. Umudu beslemek gerek elbet de; Aslı Erdoğan’ın ne işi olabilir ki cezaevinde?

Ve fakat bu yazının çıkış noktası Aslı Erdoğan’ın içeride olması değil neticede; ‘ben bir şey yapamadım’ dedirten o çok meşgul ve çaresiz annelik halleri daha ziyade..

Bu yazı tam 1 yıl önce; 18 Ekim 2016’da kaleme alınmıştır. Aslı Erdoğan 4.5 ay cezaevinde kaldıktan sonra 29 Aralık 2016 tarihinde tahliye edildi.

Cayır Cayır

Sabah kalkarsın.. Gün başka başlar.. Kule değil okul çağırmıştır. Yolun Altur’a değil, vapura çıkar. Caffe Nero’dan americano almaya niyet edersin. Öncesinde ‘caiz midir’ diye bir bilene sorarsın. Yüzün güler, her nedense, sebepsizce.. Hava da şıkır şıkır, için de hafiftir ziyadesiyle..

Kasada kahveni beklersin. Bir mesaj düşer önce. Ekrana bakarsın, bakarsın, bakarsın. Multinet elinde, gözün ekranda, insanlar peşin sıra kuyrukta, vapura yetişme telaşında. Hayat hep kaçıyor ya..

Bir sürü yeri ararsın, biri de çıkıp doğru değil dese.. Böyle şaka olmaz gerçi, yüreğin bilse de inanmak öyle zor ki. Ah, bu kadar uzaktan bile için yanar cayır cayır. Kahve elini yakar cayır cayır, gözlerinden akan yaşlar sıcaktan değil acıdandır. Cayır cayır..

Denize bakarsın, martılara.. Hayat gürül gürül akarken; bir yerlerde… elin/dilin/kalemin varmaz devamını yazmaya..

Sonra bir e-mail düşer posta kutuna: Camii ismi, öğle namazı, NOKTA…..

Güvenlik Kontrolü

Yepyeni bir hafta başlıyor.. Uyumuşum yolda; kuleye varmak üzereyiz ki rengârenk rüyalardan uyanıyorum. Alelacele toparlanıyorum.

Güvenlikten tüm dalgınlığım ve dağınıklığım ile geçerken; 10 yıldır ilk defa şu cümleyi duyuyor kulaklarım: “Çantanızı kontrol etmemiz lazım.”

Ne olabilir içinde diye düşünüyorum; bantın üzerinde öylece duran çantaya boş boş bakarken.. “Hayırdır?” diye soruyorum, cüzdandan hallice çantanın fermuarını açarken.

“Yanyana dizili mermi gibi şeyleri” görmek istediğini söylüyor güvenlikçi. İçinden kitap, cüzdan, şarj aleti, ıslak mendil ve ‘mermileri’ sakladığım poşet çıkıyor.

Renk renk rujlar X-Ray cihazında ya mermi gibi görünüyor; ya güvenlikçi gününe renk katmak istiyor ya da benden daha uykulu.. Her ne ise; günüm/haftam şahane başlıyor.

Kulenin girişinde kıskıvrak yakalanmaktan mütevellit bir gülmedir alıyor beni.. En kırmızı ‘mermiyi’ sürüyorum ve hepinize yüzlerinizi güldürecek neşeli bir gün diliyorum.

5 Ekim 2015

Vahe Amca

Vahe Amca.. 70’li yıllar.. Moda ile ilk buluşma. Eşi Şake Teyze.. Evde Toni adında beyaz bir köpek; çok mu büyük, yoksa ben mi küçüğüm; o kısım hala muamma zihnimde.. Acaba kuyruğunu çekmiş olabilir miyim, onlarca yılın ardından hafızam mı beni yanıltıyor yoksa. Doğruysa, yılların ardından affola.

Anneannemin-dedemin can dostları Vahe Amca ve Şake Teyze.. Evleri şimdiki Moda Camii’nin hemen karşısı; en üst kat, merdivenlerle tırmanılan.. Bu evde herkesin ismi değişikti nezdimde; ötesine ise gerek yoktu ki. Kulaklar ‘afedersiniz Ermeni’ lafını işitmekten fersah fersah uzak idi. Dolmalar leziz, sohbet güzel, Toni’nin varlığı başlı başına bir hikayeydi..

Yıllar geçti, su gibi.. Takvimler 1989’u gösterdi. Moda artık bizim de ikametgâhımız idi. Moda Camii’nin öte yakası, Bostan Sokağı.. Ve fakat hikayede eksikler vardı; yıllar Şake Teyze ve Toni’yi yanına almıştı.

Vahe Amca her Cuma akşamı bizim eve oturmaya gelirdi. Kızı saydığı annemle; torunu saydığı bizlerle çay içmeye, sohbet etmeye. O zamanlar 70’li yaşlarında. Küçücük kıvırcık saçlı kız henüz gencecik yetişkin iken. Annem çalışıyor; ben ve ablam okuyorken.. İstisnasız her Cuma akşamı evde misafirin varlığı fazla gelirdi bazen; uzatıp da ayakları koltuklara şöyle bir güzel yayılmak varken. Çay ve olmazsa olmaz ikramları mutfakta hazırlayıp; salona servis ederken..

Vahe Amca.. Her işini kendi beceren, bu yönüyle de tanıdığım kimseye benzemeyen. Dikişini, örgüsünü, temizliğini, ütüsünü, yemeğini büyük bir ustalık ve zerafetle kendi halleden. Çok sevdiği eşi Şake’nin ardından tek başına hayata tutunan. Her sabah 4-5 kat merdiveni inip sabah yürüyüşünü tamamlayan; hayata sakin ve dingin gülümseyerek bakan. Benim, annemin, ablamın özel günlerini; bayramları-kandilleri hiç atlamayan.. Her seferinde mutlaka ama mutlaka telefonla kutlayan..

Yıllar geçti, su gibi. Vahe Amca Cuma’ları gelemez oldu. Moda kentsel olarak dönüşürken, her nedense o apartman dönüşemedi bir türlü. 90’lı yaşlarını süren Vahe Amca asansörsüzlüğe direnemedi daha fazla.. Merdiven basamakları da bir yüksek, bir alçak gelişigüzel yapılmamış olsa.. İnemedi, inse de eskisi gibi çıkamadı yukarıya.

Evde geçmeye başladı yıllar.. Sonra kaçınılmaz olarak bir yardımcı eşlik etti, 90’lı yaşların ikinci yarısına. Her işini kendi yapana zordu, ama yıllar izin vermedi başka bir yola..

Birkaç hafta önce 100 yaşı kutlandı. Bir tek küçük kıvırcık saçlı kız yoktu partide.. Hayatın kaçınılmaz döngüsünü yarım asra dayanan yaşına rağmen kabullenemeyen kıvırcık saçlı koca kızın haricinde; çocukları, torunu, komşuları, cümle alem yanındaydı.

Pastanın üstünde, göğsündeki etikette, uçan balonlarda 100 rakamı okundu. HAYAT ve SON kelimeleri başbaşa vermişler; bu kutlamayı beklemişlerdi. Ve evet, aslen buraya kadardı. Şake Teyze yıllar sonra çağırdı yanına, nihayetinde hasretin bitmesi lazımdı.

Bugün, bu öğlen Kadıköy’deki kiliseden uğurlandı. Geride küçücük kıvırcık saçlı bir kız çocuğunun kalbinde bıraktığı hoş sada kaldı. Bir hayat ancak böylesine kimseye yük olmadan hafifçe, dinginlikle, huzurla, tevekkülle ve eskilere özgü zerafetle yaşanırdı.

1917’in Eylül’ünde başlamıştı hikayesi; bu dünyadaki kısmı 2017 Eylül’ünde sona erdi..

Hoşçakal Vahe Amca, yolun ışık olsun. Gözlerimden akan yaşlar; o Cuma akşamlarına ve 100 yaş partine dair artık ödenemeyecek olan borcumdur.

Kaymakçı Pando

Google’a ‘kay’ yazmanız yeterli.. Gerisini ‘…makçı Pando’ diye kendiliğinden tamamlıyor. Büyük büyük markaları bir yana koyun; kaç küçük işletmeye nasiptir Tripadvisor’da, Ekşi Sözlük’te bunca yorum..

Herkesin buluştuğu ortak payda; 88 yaşındaki Bulgar Pando amcanın huysuz bir ihtiyar olduğu.. Onun ötesini yaşamak lazım. Deneyimler kişiden kişiye değişir elbet..

O eski mavi tahta masalar, dolaplar, beyaz mermer tezgah sizi alıp sanki yıllar yıllar öncesine götürüyor. Gözüm vitrindeki küçük beyaz kağıda büyük harflerle yazılı ‘Kredi Kartı Geçmez’ uyarısına takılıyor. Aksi düşünülmezdi; POS cihazı bu mekana ‘sığmazdı’ zaten..

Her bir detay, şu an bir marka yaratmak adına özenilip kondurulmuş konseptlerden uzak.. O özensizliğin uyumu, bütünü sizi çekiyor zaten. Bir kere kapının önündeki masayı boş buldunuz mu değmeyin keyfe.. Gelsin bal-kaymak, sahanda yumurta, tüm sağlıklı yaşam takıntılılarına inat beyaz ekmek, tavşan kanı çay.. Hayat bol tahıllı ekmek, kibrit kutusu kadar peynirle geçmez zaten..

Hijyen takıntısını koyverin gitsin. Eski sahanlarda tereyağının kokusunu içinize çekip, ekmeği bandıra bandıra yemenin keyfi hiçbir şeyde yok. Zaman aheste akıyor, aceleye mahal yok.. Hayatın telaşı 88 yılda akıp gidiyor insanın üzerinden herhal.. Siz de o ritmin büyüsüne kapılıyorsunuz.

‘Güzel yaşamak’ listesine bir çentik daha atıyor; “her ne yaparsan yap hayatta, en iyisi ol” tavsiyeleri vermek yerine, oğlumu buraya getirmeye karar verip ayrılıyorum mekandan..

Unuttuğum birşey var.. Ne olduğunu anladığımda, geri dönüp almamaya karar veriyorum: Kalbimin bi’ parçası Pando’da kalıyor ❤️

26 Eylül 2013

Zamana ve ranta yenik düşen Pando’nun hatırasına..

Mutlu Muyum Acaba 🙄

Sonunda bir yaz daha bitti. Şahane denk gelen bayramların önüne ardına eklenen izinlerle plazalar boşaldı; sosyal medya donandı.

Ay yine mi tatildeyiz, çok oldu, son oldu, İstanbul boşaldı, valla bu son, sondan bir önce, bitti bitiyor, tatilden yorulduk, çok mu güzeliz, biz kaçtık, Midilli’deyiz, günü Samos’da batırıyoruz, Kars üzerinden Sakız’a geçiyoruz, o son kadehi içmeyecektik, biz bitti demeden bitmez hashtag’leri aldı başını yürüdü.

Bodrum Belediyesi bayram sonu “ben gönderiyorum” dedi; Kadıköy Belediyesi gelenleri bağrına bastı. Basmasa iyiydi. Uyuduk uyandık, cânım İstanbul 30 milyona direnmekteydi.

Ve bir yaz daha bitti. Valla artık eklenecek çıkarılacak, lastik gibi uzayacak tatil planı da kalmadı. Bundan sonrası bildiğin yıllık ücretli izinden düşülecek.

Pazartesi okullar açıldı, nicedir oturan bana da bir şeyler oldu. Dedim bu sene senelerdir aklımdan geçenleri hayata geçireyim. Üstüne üstlük sabah sabah hayatın 1 numaralı kuralı çıktı karşıma, emir telakki ettim anında : SENİ MUTLU EDEN ŞEYİ YAP !

Yıllardır yazmış durmuşum Felsefe okumak istediğimi.. Yazacağıma kaydolsaymışım çoktan mezun olurmuşum. Bu sene kaydoldum, geri dönüşü olmasın diye peşinen harcımı yatırdım, dersleri seçtim, kitapları indirdim. 6 ders; her biri üstünüze afiyet 545 sayfa boylamasına okursan; enlemesine 1145 sayfa ediyor. Enlemesine okuma yapmamaya karar veriyorum. Bu felsefi anlamda aldığım ilk ciddi karar oluyor.

Derslerden birini açıyorum : İlkçağ Düşünürleri ve Felsefe Metinleri.. Allah inandırsın sabah sabah hiç gitmiyor. Hani su gibi akan kitaplar vardır ya, bunlar onlar değil. Milattan önce 850’de başlıyor hikaye. Başrollerde Homeros ve Hesiodos.. İkincinin adını kitaptan bakarak yazdım, itiraf ediyorum.

Çok sevgili E. beni motive etmeye çalışıyor. ‘Gözünde canlandırarak çalış.’ diyor. Ne yalan söyleyeyim Homeros, Aristotales, Hesiodos bir türlü canlanmıyor gözümde; girmiyorlar düşlerime.. Antik Yunan mitolojisi benim neyime ? Aslen kitapları çok sevgili E’ye verip Hindistan’a gidesim, sınavlara benim adıma girmesine ricacı olasım var. Dur bakalım, biraz daha var vakit.

Sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Önüme gelen, gözüme çarpan kurslara ön kayıt yaptırıyorum. Her günümü, gecemi bir güzel dolduruyorum. Arjantin tangodan, işaret diline, Tokat yazmacılığından, tığ örücülüğüne, koçluktan, dünyayı gezmeye, yogadan pilatese… yelpazeyi oldukça geniş tutuyorum. Her nasip vaktine esirmiş; hayırlısı tabii. Ne kadarı hayata geçecek, hayat gösterecek.

Ve de son günlerde duyduğum en arabesk söylemle aranızdan ayrılıyorum, kuleye geldik zira : OLDUĞU KADAR; OLMADIĞI KADER 😜

21 Eylül 2016

Aradan geçen bir yıl zarfında; hayat neler gösterdi: Felsefe antik çağlarda kaldı, bi’ gıdım ilerleme kaydedilemedi. ADLER’den Koç gibi bi’ sertifika edinildi. Hindistan tavaf edildi, kalbim Ege’de değil ama Varanasi’de kaldı. Yoganın kundalini olanına niyet edildi. Mutlu muyum, bilmem ki 😄