Abi Aranıyor 📣

"Var etmeye çalışırken, yardım etmeye çırpınırken, iyi hissettirmeye çalışırken yoruldum. Zarar görmesin, yara almasın, kalbi kırılmasın, canı yanmasın diye uğraşırken yoruldum. Gücüm sonda, iki elim kanda olsa hani.
…..
Ben yoruldum da duyurmadım. Yıkılacak kulelerin altında kaskla, her kanayan yaranın başında bantla, hayat savaşına çıkan herkesin yanında zırhla beklemekten yoruldum.
…..
Yolumdan yürüyemedikçe yoruldum.
…..
Yorgun argın koşup yetiştim her şeye. Anladım, anlaştım, uzlaştım. Planladım, raporladım, ustalaştım. Analiz, sentez, strateji. Hey maşallah!
…..
Saatleri belli olan soluksuz mesailer, "e artık yaşı geldi"yle başlayan sıralı törenler, "e tabii yaşı geçti" diye bitirilen çocuk hayaller, siparişi doğmadan verilmiş yetişkin tatminler, her günü madde madde planlanmış tatiller.. Canımın patronları, kıymetli aile büyükleri, hayatın efendileri, çok bilenler, sizi gidi yemiş yutmuş, bitirmişler! Beni onaylayın diye ne kadar çok uğraştım. Görevler tamamlandı, hayaller yok sayıldı. E yoruldum. Sahiplenmedim kendimden alıp kendime vereceğim onayları. Ait olamadıkça yoruldum."

Yukarıdaki satırlar bir dönem oğluma abilik yapan, araftaki 1 yılı, o zorlu yolu birlikte yürüyen Gökhan Çınar'a ait. Kafa Dergisi'nin Ağustos sayısında 'Terapist Kafası' ile yazmış. Heybeliada'da yorgunluk kahvesi içerken ve her bir cümlenin altına imzamı atarken çıkıyor karşıma. En çok da 'yıkılacak kulelerin altında kaskla beklediğim' günler/görüntüler düşüyor aklıma. Elimde kalem yok ki böylesi bir rastlantının/ironinin altını çizeyim. Not düşüyorum ben de şu küçücük ekrana.

Yorgunum, ait olamadıkça hepten yorulmuşum. Günden güne.. Köprünün tepesinde, korkuluklara tutunmuşum. Yüksekten de nasıl korkarım oysa. Rüzgar da öyle bir esiyor ki, saçım-başım, içim-dışım hepten dağılmış. Toplayacak biri gerek. Yol, yöntem bilen birileri; bir de en sıkısından lastik toka tabii.

Diyeceğim o ki; sırf çocukların değil, annelerin de abiye ihtiyacı oluyor bazen.


Gökhan Çınar'ın yazısının tam metni Kafa dergisinin Ağustos sayısında.

Bedeni Emekliliğe Taşımak

21-22 yıl olmuş, o zamanlar kulesi olmayan işe başladığımızda.. Tam da o yaşlardaymışız.. Hayatın başında, pırıl pırıl, geleceğe umutla bakan, kendinden-işten-hayattan çok şey bekleyen, yüzleri gülen 'cilalı' çocuklardık.

21-22 yıl sonra karşılaştık bir öğle yemeği sırasında, artık kulesi olan bu yerde.. Tatilden dönülmüş; gözler siyahlar ve grilerin yoğunluğundan 'kamaşmış', yüzler hiç ama hiç gülmezken..

Hayattan beklentisini "bu bedeni emekliliğe taşıyabilmek" diye tek cümlede özetleyiverdi. 10 yıl varmış, "yaşı bekliyormuş." 54 yaşında özgürlüğünü ilan edip küçük bir yere taşınmayı, bir okulda futbol dersi vermeyi hayal ediyormuş. Koskoca sorumluluklar taşıyan o bir zamanların parlak gencinden eser kalmamış, cila çoktan dökülmüş, içi gülen gözleri ufalmış, geriye koskocaman bir umutsuzluk kalmış.

"Benim gitmem lazım" diyor telaşla.. Mesai gongu vurulmak üzere, turnikeyi göğüslemek gerek. Ardı sıra bakarken Sezen'in sözleri düşüyor aklıma, ağzımın içinde mırıldanıyorum usulca:

Ah ne kahraman ne cesur, ne güzel çocuklardık
Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık
Ah kaldırımlar biliyor, bi' devir muhteşemdik
Güz güneşinden hüzünlü, ilk yazdan şendik.

Alelacele yenilen yemeğin ardından yukarı çıkarken düşünmeden edemiyorum: Biz hayatı yanlış mı okuduk ? O pırıl pırıl gözleri nerede, ne zaman, ne veya kim uğruna yumduk ?

13 Ağustos 2013

Yavaş Yavaş Delirmek

Bazı insanları hiç tanımazsınız. Ve fakat iz bırakırlar zihninizin kıvrımlarında, ruhunuzun derinlerinde.. İpek de onlardan biriydi. Takvimler Aralık 2006'yı gösterdiğinde boyalı gazetelerin üçüncü sayfasına düştü haberi, gencecik kepli görüntüsü eşlik etti yazıya. Adının yanındaki parantezde sadece 24 yazıyordu, rakamla..

"Yavaş yavaş delirdim kimse farkına varmadı. Hayat çok zor." demiş son notunda. Köprüden kendini bırakmadan önce köprü üzerinde bıraktığı aracında..

Avukatmış, İş Kuleleri’nde bir hukuk danışmanlık şirketinde çalışıyormuş. Ailesi İzmir’de yaşadığı için İstanbul’da yalnız kalıyormuş. Çevresinde de çok seviliyormuş.

-miş, -muş.. diye devam ediyordu haber. Ve fakat hayat -gencecik bir hayat- sona ermişti çoktan. Yaşanacak onca şey varken. 24 yazıyordu parantezin içinde, YİRMİDÖRT, insanın hayatında rakamların en güzeli olması beklenirken…

Söylenecek çok şey var. "Ah İpek …." diye başlayacakken, hissediyorum, anlıyorum, susuyorum. Geriye zihnimin kıvrımlarına, ruhumun derinlerine kazınan, yıllardır peşimi bırakmayan o son notu kalıyor:

"YAVAŞ YAVAŞ DELİRDİM, KİMSE FARKINA VARMADI."

Yazık Ada

Motordan iniyor, iskeleye adım atıyorum. İlk önce yanlış bi’ adada indiğimi sanarak tekrar motora meylediyorum. Tam o esnada hiçbir yanlışa mahal vermeyecek şekilde o tabelayı görüyorum: BÜYÜKADA

İskele caddesi mahşeri bi’ kalabalık içinde; iğne atılsa yere düşmeyecek. Gözüm önce kara çarşaflı Arap kadınlarını; sağlı-sollu dizilmiş “4 topu 5 TL” yazılı Prinkipo/Roma/Maraş dondurmacılarını; yerlere oturmuş şeftalinin en sulusunu yemekle meşgul Suriyeli vatandaşlarımızı algılamaya çalışıyor.

Kalabalığı yara yara saat kulesine doğru yürümeye çalışıyorum. Fayton kuyruğu almış başını gidiyor. Yüksek kahvede içilmiş bir keyif kahvesi ancak ve ancak mazideki bir fotoğraf olarak kalacak zihinlerde..

Çarşı, kokoreç-midye-lahmacun-bira ve bilumum yiyecek-içecek mekanının istilası ve dumanı altında.. Hepsinin kapısının önünde ‘hanımefendiyi’ içeriye çağıran çığırtkanlar..

Sağa kıvrılıyorum; Çınar meydanını şapka-incik-boncuk tezgahları doldurmuş. O güzelim beyaz köşkler; tezat kabilinden dekor olmuş işportacılara.. Adada mıyım; Mahmutpaşa’da mıyım belli değil.. Mahmutpaşa’yı severim o ayrı; ama replikasına gerek var mı ki?

Enfes bir köşkün üçüncü katına ilişiyor gözüm; penceresini kapatmakta olan yaşlı bir kadın ile gözgöze geliyoruz. Kim bilir o gözler hangi meydanın resmini arıyor ki nafile..

Benim gözüm ise eski fotoğraflara gidiyor: 30’lu yaşlarının hemen başında bir kadın; desenli jarse bluzu, ispanyol paça pantolonu, kısacık saçları ve koca çerçeveli gözlükleri ile bir bebek arabası sürüyor. İçinde iki tane kız: Biri yeni doğmuş, diğeri 1 yaşında.. Fistolu şapkaları ve arabanın tepesine asılmış minik şemsiye ile güneşten korunmaya çalışıyorlar. Sirkeci’den gelecek babalarını bekliyorlar, şimdinin Ali Baba Balık Restaurant’ına dönüşmüş Hamdi Baba gazinosunda..

Koca tekerlekli arabadaki yeni doğmuş bebek büyüdükçe Hamdi Baba’nın o yunan mavisi tahta masalarına-iskemlelerine aşık olacak; günün birinde adada bir hayat kuracağına gönülden inanacaktır.

İşte o yıllar öncesinde hayaller kuran küçük kızın tüm hayalleri bu görüntüler eşliğinde sona eriyor. Ve artık o bebek arabasını iten annesinden daha yaşlı gözleriyle etrafına bakınıyor. Ne denizi, ne yunan mavisi tahta masaları, ne mimozaları, ne köşkleri; ne güzelim kedileri görüyor gözü…

Tek bir kelime dökülüyor dudaklarından: YAZIK

9 Ağustos 2015

Beytullah’ın Hikayesi

Herşey masumane bir telefon ile başlamıştı..

Odada şampuan, duş jeli vb banyo malzemesi eksikti; koymayı unutmuşlardı. Hattın diğer ucundaki kişi eksikleri not etti, ama göndermesi gerektiğini düşünmedi herhal.. Telefonların sayısı artıp; dakikalar uzayınca resepsiyon görevlisi 45 derece sıcağın da etkisi ile olsa gerek bağırmaya başladı.

Bir güzel azarı işiten; odada oturup şampuan bekleyeceğime yemeğe inmemi öğütleyen görevliye son anda ismini sormak geldi aklıma.. ‘Beytullah’ bir hışım ismini bahşedip telefonu kapattı, ben de Beytullah’ın odadan çıkmam yönündeki tavsiyesini dikkate alıp Müşteri İlişkileri’ne gittim. Durumu anlattım, çok ilgilendiler.. Koca ‘sorunu’ çözeceklerine söz verdiler.

Odaya geri döndüm ki kapı çalındı. 1 yıl yetecek şampuan ihtiyacımızı giderecek büyüklükte bir poşet uzattı kat görevlisi.. İçi onlarca minik şampuan şişesi dolu poşeti aldım ve konu ilelebet bitti sandım..

Yanılmışım.

Şampuana bulanmış saçlarımızla aşağıya indik. Odaya döndüğümüzde özür kabilinden bir sürpriz bizi bekliyordu. Müşteri İlişkileri hoşluk yapmış; biz denizdeyken çokça uğraşmış. Havlulardan gövde ve hortum, içtiğimiz 2 pet şişenin kapaklarından da küçük mavi gözler yapmış. Şampuan istemiştik sadece; üstüne bir de nurtopu gibi minik bir filimiz oldu.

Adı mı? Adını tabii ki ‘Beytullah’ koyduk.

6 Ağustos 2013

Gelecek Nesil: “Gelmeyin”

Sınavıydı; dershanesiydi; ne demekse ‘sıfır yanlışıydı’; her sene değişen sistemiydi; yerleştirmesiydi; yedeğiydi; skandalıydı; hocasıydı; koçuydu; merdivenin altıydı-üstüydü; anayasa mahkemesiydi; kararıydı; temyiziydi; özeliydi-devletiydi; tercihiydi-seçimiydi.. hay bu ülkenin eğitimiydi.

Oysa bi’ tarafta sporuydu, müziğiydi, dansıydı, edebiyatıydı, dünya görüşüydü, teknolojisiydi; parkıydı-bahçesiydi; sinemasıydı-tiyatrosuydu; deniziydi-tatiliydi; koşmasıydı-oynamasıydı; ilk aşkıydı-heyecanıydı ve en çok da unutulmuş çıngıraklı kahkahasıydı…

Geçiyor bu hay huy içinde gençliğin en değerli, en güzel günleri.. Gelecek neslin gelmeye gücü kalıyor mu ki?

5 Ağustos 2015

Neler Oluyor Hayatta?

1 YIL ÖNCE BUGÜN:

Nicedir bilerek-isteyerek-istemeyerek ötelediğim şeyler vardı. Bugün ne oldu bana bilmiyorum, bir kısmının üstünü çizmek geldi içimden. Başka bir kafa lazımdı, o kafayı bulmuşumdur belki de kim bilir.. Yani hadi inşallah. Darısı üstü çizilecek diğer maddelerin başına diyelim.

2 senedir bahanemdi: "Pasaportumun süresi bitti." Bittiyse uzatmak gerekti, ve fakat bende en ufağından mecal yoktu. Bu sabah dikildim Emniyet'in kapısına, dedim 'durum çok acil.' Sanki 2 yıldır oturmuşum oturmuşum da yarın kalkıp gidiverecekmişim gibi.. Yetişmezse kapı vizesi alınacak, o olmadı yüzerek en yakın adaya iltica edilecek. Kadın gelişi tabii.

E yani pasaport başvurusu yapıldı ise; çocukla bayramda Kapıkule'den çıkılacak, otobüs turu yapılacak; akabinde (nasıl becereceksem artık) uçuş süresi kafaya takılmayacak, bir koşu Hindistan'a, peşi sıra Nepal'e gidilip dönülecek.

Yıllardır her Eylül Felsefe okumaya niyetlenirdim; bu sene niyet kısmını aştım, fiiliyata geçtim. An itibari ile başvurumu yaptım, üniversiteden kayıt onayı bekliyorum. Artık bu sene ve önümüzdeki 4 sene ben de bir öğrenciyim. Yaşım kemale erdiğinde; çocuğun liseyi bitirmesine ramak kala mezun olacağım.

Öğrenci adama (aslen örneğimizde öğrenci kadına) 50 küsur yaşında bi' vosvos yakışır. En temizinden bir tane aranacak, illâ bir vakit bulunacak. Yaşı öğrenci kadından büyük bi' tanesi benim olacak.

Ama önce ıssız koydaki şezlonga şöyle iki hafta kadar uzanılacak; sırf mecburi ihtiyaçlar için kalkılacak; bavul dolusu kitap ve de elbette çocukluğumun kitabı Orhan Hançerlioğlu'ndan Felsefe Sözlüğü okunacak.

Bilmediğim tüm şükür ve de nazar duaları sırayla ezberlenecek; tahtalara vurulacak, her cümle 'inşallah' kelimesi ile başlayacak ve de bitecek.

Uzun lafın kısası : Kafa bi' hoş olacak. Uğur Akdora 70'lerden seslenecek. 'Hayırdır İnşallah Hey, Neler Oluyor Hayatta' çalacak fonda.. Pikabın iğnesinin bozulmaması gereği önemle hatırlanacak.

1 YIL SONRA BUGÜN:

Pasaport alındı. Bi' koşu Hindistan, Nepal, Prag ve Viyana'ya gidilip gelindi.

Nazar ve şükür duaları fayda etmedi. Kol kırıldı, Samos'daki ıssız şezlong düşleri yalan oldu.

Eylül'de Felsefe'ye yazılındı, harçlar yatırıldı, daha ilk dönemde vazgeçildi.

Vosvosa bakılmaya devam edildi.

Koçluk eğitimine başlandı. 2/3 tamamlandı.

'Hayırdır inşallah hey, neler olacak hayatta' sorusu/şarkısı kafada dönmeye başladı.

Pikabın iğnesinin bozulmaması gereği hiç mi hiç unutulmadı.

Hayatımızdan 1 yıl daha su gibi aktı.

Eğitim Şart, Ama..

444’lü bir numara görünüyor ekranda.. Boş bulunup açıyorum, müşteri temsilcisi F. şakıyor hattın diğer ucunda. Soluksuz konuşuyor, nedenini anlayamadığım coşkusu kulağıma biraz fazla geliyor. Adımı-sanımı, yetmedi oğlumun ismini-doğum tarihini-yaşını-okulunu bir çırpıda sayıp döküyor. Başında olmasam, diyeceğim ki İK özlük dosyamı satmış.

Daha önce de aradıklarını belirtsem de hız kesmiyor; ‘müşteri temsilcisi’ adeta tatil köyü pazarlarcasına okulu pazarlıyor. Duyduğum kelimeler: Buz pisti, basket sahası, şahane kampüs binası vs. vs.. Ne eğitim modeli, ne eğitmenlerin niteliği, ne eğitimdeki başarılar.. Son nokta, erken rezervasyon mantığı ile beni okula davet etmesi oluyor. Ne kadar erken kayıt yaptırırsam o kadar indirim alacağımı öğreniyorum.

Bir sürü insanın çocuğunu teslim ettiği, internet sitelerinde kocaman Call Center numarası yazan, yeşil logolu bir okul.. Mantık: Kampüs şahane; animasyon niyetine aktiviteler bahane; erken rezervasyon yaptırırsan bursu kaparsın ona göre, eğitimin kalitesini sormayın gerek yok bizce..

Hızımı alamayıp; Kurumsal Pazarlama departmanlarını arıyorum. Eğitimin bu şekilde pazarlanamayacağını, durumun içler acısı olduğunu, okulun ticari anlamda bir kurum olabileceğini ancak satılan hizmetin eğitim olduğunu ve bu kadar ticari bir şekilde pazarlama yapmanın basit kaçtığını anlatıyorum dilimin döndüğünce..

Yürüttükleri ‘kampanyanın’ mantığını anlayamadığımı söylüyorum, hiç değilse okunan metni değiştirin diye öneride bile bulunuyorum. “Çok haklısınız” diyor hattın diğer ucundaki yetkili.. Ama kendileri yalnızca kurumlara yapılacak pazarlama stratejilerinden sorumlularmış. Beni en doğru yere yönlendiriyor: Müşteri İlişkileri !!

Aynı şeyleri bir de Müşteri İlişkileri’ne anlatıyorum. Müşteri değil veli olduğumu; sakatlığın buradan başladığını anlatıyorum. Karşımdaki nasıl da güzel dinliyor, sonunda tek bildiği cümleyi kuruyor: “Çok haklısınız, isminizi alalım müşteri temsilcilerimiz bir daha sizi aramasınlar.”

“Mümkünse sırf beni değil, kimseyi aramayın. Bir de bana müşteri demeyin.” diyerek kapatıyorum telefonu..

Eminim arkamdan “bir müşteri çemkirdi durdu” demiş ve hiçbir şey anlamamışlardır. Tek hayret ettiğim; ‘erken rezervasyon’ mantığı ile indirim bursu alıp, mutlu-mesut çocuğunu bu okullara emanet edenlere..

Kalitesizliğin şahikası.. Eğitimde gelinen içler acısı son durum.. Maalesef. Eğitim şart, şart olmasına da bu zihniyetle olacak iş değil valla.

Temmuz 2013

Yıllar Renkleri Yaklaştırırken

Çalışmaya, koşturmaya, bir yerlere yetişmeye, sabah erken kalkmaya ara verilip birlikte tatile çıkmaya niyet edilir..

Tatil denince annenin aklına gelenler: Ağaç altı şezlong, kitap, sakinlik, dinginlik, denizin kokusu, dalganın sesi, huzur, doğa, endorfin-serotonin, maviler yeşiller…

Tatil denince çocuğun aklına gelenler: Su kaydırağı, full animasyon, havuz, eğlence, -miniyi geçtik mega- disco, kobra (??), yüksek volümlü müzik, adrenalin, sarılar kırmızılar turuncular…

Tur şirketi bu ‘uyumlu’ çifti nereye göndereceğini şaşırır; kazanan elbet çocuk olur. Anne dinlenme kısmını tatil ertesine bırakır; kaybeden elbet sayılı izin günleri olur.

DİPNOT: Yukarıdaki satırlar, takvimler 25 Temmuz 2013’ü gösterirken yazılmış. Aradan geçen 4 yılda sarılar kırmızılar turuncular; yavaş yavaş mavilere yeşillere yaklaşmış.. Demek ki neymiş; yıllar renkleri buluştururmuş.

25 Temmuz 2013

Domestos Lazım Bize

30 yıl olmuştur, belki de daha fazla.. Zeynep adında 10’lu yaşlarda bi’ kızın Karadeniz’in ücra bir köyünden kalkıp kucağında bebeği ile İstanbul’a gelmesinin, Ümraniye taraflarında tek göz gecekonduya başını sokmasının, evlere temizliğe gitmesinin üzerinden.. Bizden birkaç yaş büyüktü sadece.. O birkaç yaş önemliydi geride bırakılanların 10’lu yaşlar olduğu düşünüldüğünde.. O sebepledir ki isminin ardına ‘Abla’ kelimesi eklendi ve bugünlere kadar Zeynep Abla olarak geldi bizimle. Ben henüz okula gider, oyuncak bebeklerimle oynarken O bize iki haftada bir canlı bebek getirir; yatağın üzerine bırakır, evi baştan aşağı bir güzel paklardı.

Yıllar geçti, hayat aktı, çocuklar büyüdü, yeni aileler oluştu.. O hep bizimle birlikte oldu. Bir huyu vardı: Varsa yoksa çamaşır suyu kullanacak; kaynar sular ile dip-köşe-bucağı bi’ güzel ağartacaktı.. ‘Can çıkar huy çıkmaz’ deyişine sadık kaldı 30 küsur yıldır.. Gün geldi kilimler küvete atıldı çamaşır suyuyla yıkandı; gün geldi cânım perdeler topyekûn beyaza meyletti; gün geldi ipek bluzlar mendil oldu. O nedenledir ki, eve geleceği günlerde çamaşır suları özenle saklandı, bitenin yerine yenileri alınmadı. Yıllar geçti, çamaşır suyunun işlevi bizim ailede hepten unutuldu.

Artık zamanı geldi Zeynep Abla.. Kaynar sulara, yıllardır almayı esirgediğimiz çamaşır sularına ihtiyacımız var. Şöyle dip köşe bucak bi’ güzel temizlenmeye-paklanmaya.. Sonra da ışıl ışıl, parlak, aydınlık günlerin/geleceğin keyfini çatmaya.. Selametle.

21 Temmuz 2016